Atatürk 1920'de ne yaptı ?

Temel

Global Mod
Global Mod
1920 yılı, Mustafa Kemal’in sadece bir asker ya da direniş önderi olarak değil, yeni bir devlet fikrinin kurucu aklı olarak öne çıktığı dönüm noktalarından biridir. 1919’da başlayan milli mücadele hattı, 1920’de daha net, daha kurumsal ve daha geri dönülmez bir zemine oturdu. Bu yüzden “Atatürk 1920’de ne yaptı?” sorusunun cevabı, birkaç siyasi hamle ya da birkaç cephe gelişmesiyle sınırlı değil. Aslında 1920, onun Anadolu’daki dağınık direnişi ortak bir iradeye dönüştürdüğü, İstanbul merkezli eski düzenin karşısına Ankara merkezli yeni bir meşruiyet alanı kurduğu yıldır.

İstanbul ile Anadolu arasındaki kopuşu belirginleştirdi

1920’ye girildiğinde Osmanlı Devleti resmen ayaktaydı ama fiilen ağır bir baskı altındaydı. İstanbul işgal kuvvetlerinin gözetimi altındaydı ve padişah hükümeti giderek daha edilgen bir çizgiye çekiliyordu. Mustafa Kemal ise Anadolu’da, 1919 boyunca yürüttüğü kongreler ve temsil heyeti çalışmalarıyla milli direnişin omurgasını kurmuştu. 1920’de yaptığı en önemli şeylerden biri, bu ikili yapı içindeki belirsizliği azaltmak oldu.

Bir tarafta işgal koşullarında hareket eden İstanbul hükümeti, diğer tarafta halkın iradesine dayanma iddiasındaki Anadolu hareketi vardı. Mustafa Kemal, bu yıl boyunca yaptığı açıklamalar, yayımladığı bildiriler ve siyasi adımlarla şunu netleştirdi: Ülkenin geleceği, esaret altındaki başkentte değil, milletin kendi gücünü kullanabildiği yerde belirlenecekti. Bu, sadece coğrafi bir merkez değişikliği değildi. Egemenliğin kaynağına dair çok güçlü bir zihinsel kırılmaydı.

Misak-ı Milli sürecini dikkatle izledi ve yönlendirdi

1920’nin başında son Osmanlı Mebusan Meclisi toplandı. Bu mecliste kabul edilen Misak-ı Milli, yani Milli Yemin, Türk milli mücadelesinin sınır ve bağımsızlık anlayışını açık biçimde ortaya koydu. Her ne kadar meclis İstanbul’da toplanmış olsa da, bu kararların arkasındaki siyasi iklimi hazırlayan ana isimlerden biri Mustafa Kemal’di. Çünkü Erzurum ve Sivas kongrelerinde şekillenen temel yaklaşım zaten vatanın bütünlüğü ve milli iradeye dayanıyordu.

Misak-ı Milli’nin kabulü, işgalci devletleri rahatsız etti. Bunun ardından 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edildi, bazı milletvekilleri tutuklandı ve meclis fiilen çalışamaz hale getirildi. İşte bu gelişme, Mustafa Kemal’in uzun süredir sezdiği tehlikeyi kesin biçimde doğruladı. İstanbul artık milli iradenin serbestçe tecelli edebileceği bir merkez olmaktan çıkmıştı. O da buna karşı yeni ve çok daha cesur bir adım attı: Ankara’da olağanüstü yetkili yeni bir meclis toplamak.

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı

Mustafa Kemal’in 1920’de yaptığı en büyük iş, hiç kuşkusuz Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açmaktır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan bu meclis, sadece yeni bir parlamento değildi. Aslında yeni devletin siyasal temeli, meşruiyet kaynağı ve karar merkeziydi.

Bu adımın önemi bazen birkaç cümleyle geçiliyor ama gerçekten biraz durup düşününce büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor. Ülke işgal altında, iletişim imkanları sınırlı, merkezi otorite çökmüş, farklı bölgelerde farklı güç odakları var. Böyle bir ortamda yeni bir meclis kurmak, onu milletin gerçek temsilcisi olarak kabul ettirmek ve bütün mücadeleyi onun adına yürütmek çok yüksek düzeyde siyasi cesaret ve organizasyon gerektiriyordu. Mustafa Kemal bunu başardı.

Meclisin açılmasıyla birlikte mücadele, sadece silahlı bir direniş olmaktan çıktı; hukuki ve siyasi bir kimlik kazandı. Bu, milli mücadelenin dünyaya anlatılmasında da içeride halkın desteğinin güçlendirilmesinde de çok belirleyici oldu. Çünkü artık Anadolu’daki hareket “başına buyruk bir isyan” değil, millet adına karar alan bir meclisin yürüttüğü bağımsızlık mücadelesiydi.

Milli egemenlik fikrini merkeze yerleştirdi

Mustafa Kemal’in 1920’de attığı adımların çoğu, tek bir ana fikrin etrafında birleşiyordu: Egemenlik millete aittir. Bu düşünce, bugün çok tanıdık geldiği için bazen sıradanmış gibi algılanabiliyor. Oysa 1920 şartlarında bu son derece sarsıcı bir fikirdi. Çünkü yüzyıllardır devlet düzeni hanedan merkezliydi. Padişahın otoritesi, geleneksel düzenin temel taşıydı.

Mustafa Kemal, 1920’de bu düzenle açık bir hesaplaşmayı hemen teorik bir devrim diliyle yapmadı; daha dikkatli ve stratejik ilerledi. Ama pratikte attığı her adım, karar alma yetkisinin saraydan millete geçmesi anlamına geliyordu. TBMM’nin kurulması, hükümet işlerinin meclis eliyle yürütülmesi, millet adına yetki kullanılması hep bu dönüşümün parçalarıydı.

Bence 1920’yi anlamak için burada ince ama çok kritik bir ayrıntı var: Mustafa Kemal sadece “işgale karşı koyan” bir lider değildi; aynı anda yeni bir siyasi meşruiyet anlayışı inşa ediyordu. Yani bir yandan savaş şartlarını yönetirken öte yandan geleceğin rejiminin temel mantığını kuruyordu.

İç isyanlarla ve dağınık silahlı yapı ile mücadele etti

1920 yılı sadece meclis açılışı ve siyasi kararlarla geçen bir yıl olmadı. Ankara hareketi çok ciddi iç sorunlarla da uğraştı. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çıkan isyanlar, İstanbul hükümetinin ve işgal güçlerinin kışkırtmaları, otorite boşluğu ve yerel güçlerin kontrol edilememesi ciddi tehdit oluşturuyordu.

Mustafa Kemal bu dönemde hem siyasi ikna hem de askeri tedbir yöntemlerini birlikte kullandı. Çünkü milli mücadele ancak ortak bir merkez etrafında yürütülürse başarıya ulaşabilirdi. Her bölgenin kendi hesabına hareket ettiği bir ortam, direnişi zayıflatırdı. Bu nedenle Ankara hükümeti otoritesini kurmak zorundaydı.

Aynı şekilde Kuvâ-yi Milliye birlikleri başlangıçta işgale karşı çok değerli bir savunma gücü olmuştu; fakat düzensiz yapıları yüzünden uzun vadede yeterli değillerdi. Mustafa Kemal 1920 içinde düzenli orduya geçiş fikrini güçlendirdi. Bu da onun sadece anlık tepkiler veren biri olmadığını, sürdürülebilir bir devlet ve ordu düzeni düşündüğünü gösteriyor. Yani mesele sadece “bugünü kurtarmak” değildi; yarını taşıyacak kurumu oluşturmak gerekiyordu.

Sevr Antlaşması’na karşı milli direnişin siyasi hattını kurdu

1920’nin en ağır gelişmelerinden biri Sevr Antlaşması oldu. Osmanlı Devleti’ne dayatılan bu antlaşma, Anadolu’nun paylaşılmasını, egemenliğin büyük ölçüde yok edilmesini ve Türk milletinin kendi vatanında dar bir alana sıkıştırılmasını öngörüyordu. Mustafa Kemal, Sevr’e karşı tavrını çok net biçimde koydu. Bu antlaşmanın millet için kabul edilemez olduğunu anlattı ve Ankara merkezli mücadelenin meşruiyetini daha da güçlendirdi.

Burada dikkat çekici olan şu: Sevr, sadece diplomatik bir metin değildi; aslında milli mücadelenin neden zorunlu olduğunu herkese gösteren somut bir belgeydi. Mustafa Kemal bunu çok iyi değerlendirdi. Halkın gözünde Ankara hareketinin ne için var olduğunu daha görünür kıldı. Bağımsızlık düşüncesi soyut bir ideal olmaktan çıktı; parçalanma tehlikesine karşı zorunlu bir savunma refleksine dönüştü.

Dış politika alanında da yalnız kalmamaya çalıştı

1920’de Mustafa Kemal’in yaptığı işler sadece iç örgütlenme ve cephe yönetimiyle sınırlı değildi. Dış dünyada da Ankara hareketinin varlığını kabul ettirmek, destek aramak ve yalnızlığı azaltmak için temaslarda bulundu. Özellikle Sovyet Rusya ile ilişki kurulması bu dönemde önem kazandı. Ortak düşman algısı ve anti-emperyalist zemin, Ankara ile Moskova arasında bir yakınlaşma ihtimali doğurdu.

Bu ilişki daha sonraki yıllarda somut sonuçlar verecek olsa da, 1920’de atılan adımlar çok önemliydi. Çünkü Mustafa Kemal, bağımsızlık mücadelesinin sadece içeride kazanılmayacağını biliyordu. Uluslararası dengeleri okumak, karşı blokları analiz etmek ve mümkün olan destek kanallarını açmak gerekiyordu. Bu da onun mücadeleyi yalnızca cephe hattında gören bir komutan değil, geniş çerçevede düşünebilen bir siyasi lider olduğunu gösteriyor.

1920’yi bir geçiş yılı değil, kurucu yıl haline getirdi

“Atatürk 1920’de ne yaptı?” sorusuna verilecek en doğru toplu cevap şu olabilir: Mustafa Kemal, 1920’de milli mücadeleyi kurumsallaştırdı. Dağınık direnişi merkezi iradeye bağladı. İstanbul’un meşruiyet kaybına karşı Ankara’yı yeni karar merkezi yaptı. TBMM’yi açarak egemenliğin kaynağını değiştirdi. İç isyanlarla uğraştı, düzenli ordu fikrini güçlendirdi, Sevr’e karşı net tavır aldı ve dış destek imkanlarını araştırdı.

Bu yüzden 1920, sadece olayların sıralandığı bir takvim yılı değil. Yeni Türkiye’nin zihinsel ve siyasal temelinin döşendiği bir dönem. Bugünden bakınca en çarpıcı nokta bence şu: Mustafa Kemal, o yıl sadece işgale tepki vermedi; tepkinin ötesine geçip yeni bir devlet mantığı kurdu. Bu da onu döneminin pek çok askeri ve siyasi figüründen ayıran asıl fark oldu.

Kısacası 1920’de yaptığı şey, yalnızca mücadeleyi sürdürmek değildi. Mücadeleye yön, çerçeve, kurum ve meşruiyet kazandırmaktı. Ve belki de tam bu yüzden, 1920 yılı Mustafa Kemal’in liderliğinin en belirgin biçimde görünür hale geldiği yıllardan biri olarak tarihte özel bir yerde duruyor.
 
Üst